GÖKTÜRKÇE ÖĞRENİYORUM yayımlandı!

Türk alfabesini öğretme ve yaygınlaştırma akımınıñ kılavuzu olarak hazırladığımız Göktürkçe Öğreniyorum bétiği yayımlandı. More »

IRK BİTİG-in 2. baskısı yayımlandı

Azerbaycan’ıñ başkenti Bakü’de açtığımız kursun öğrencilerince yayıma hazırlanan ve Haziran 2013′te Türkçesi Varken Topluluğu Yayınlarınca Bakü’de yayınlanan Irk Bitig, gördüğü ilgi ile ilk baskısını tüketerek 2. baskıya girmiştir. More »

TÜRK DAMGALARINIÑ KÖKENİ

Konuşulan dili sesden, sözden alıp taşa dövmek, kâğıda yazmak düşüncesi oluşunca, bunuñ yolunu arayan kişiler bir takım yollar da geliştirdiler. Bedizden başladılar. Bu bedizler, seslemleri karşılar duruma geldikten soñra, ses değeri de kazandı. More »

This is default featured slide 4 title

You can completely customize the featured slides from the theme theme options page. You can also easily hide the slider from certain part of your site like: categories, tags, archives etc. More »

BAKÜDE GÖKTÜRKÇE KURSLARI

Azerbaycanıñ başkenti Baküde géçilen Göktürkçe kurslarımızı daha yakından tanıyınız. Türk alfabesini öğrenme ve yaygınlaştırma akımımızıñ eñ étkiliği olduğu yéri görünüz. More »

 

Türk Damgalarınıñ Kökeni

Kimlik Dergisi, Mart 2012 sayısı, bét (sayfa): 26-37

Konuşulan dili sesden, sözden alıp taşa dövmek, kâğıda yazmak düşüncesi oluşunca, bunuñ yolunu arayan kişiler bir takım yollar da geliştirdiler. Bedizden başladılar. Bu bedizler, seslemleri karşılar duruma geldikten soñra, ses değeri de kazandı. El alışıp göz tanıyınca, bedizlerde kısaltmalara da gidildi. İnek başı ile yola çıkılan bedizde, önce gözleri sildiler soñra burunu, kulakları; ardınca buna da iyice alışıp belleyince, bir yuvarlağa iki boynuz eklemek yéterli olmuştu. Atalarımız da böyle yaptı; /ot/ adını vérdikleri damgayı betimlemek için bir eğri çizip (tepe) üstüne bitişik iki çentik eklediler ki, ot’u simgelesin.

Türetilmesi düşünülüp de bu yola girildikten soñra elde édilen ürünlere (damgalara) bakıldığında bir uyum göze çarpar; birbirlerine olan benzerlikleri. Bunu Sümerleriñ çivi yazısında da görebilirsiniz, Korelileriñ hañıl adını vérdikleri damgalarında da. Nedeni, birilerince oturulup birden türetime gidilmesinden kaynaklanır.

Pişmiş kil üzerine yazma uygulamasını geliştirip çubuklarla oyma yolu ile yazılarını yazan Sümerler, kullandıkları yazacıñ (çubuğuñ) yéñi, üstelik daha uygulayımsal olanını geliştirince, yazım biçimlerinde de değişiklik oldu. Daha keskin uçlu olan bu yazaçlar ile yazdıklarına biz günümüzde çivi yazısı diyoruz. Göz ucuyla bakıldığında tümü çiviyi andırmaktadır, yoksa çivi ile yazıldığından déğil.

XV. yüzyıla dek Tabgaç yazı düzenini kullanan Korelileriñ kağanı Secoñ, 1443′de yéñi, özgün bir düzen oluşturmaları için bilim erlerine buyruk vérir de, onlar da bir yıl içinde bitirirler. İletişimiñ günümüzdeki gibi olmadığını göz önüne alırsak, Korelileriñ Tabgaç düzeniñden başka yazı düzeni olmadığını düşündüklerinden dolayı yaratıcılıklarında kısıtlı kaldıkları soñucuna varırız.

Basın toplantısında(!) topluma tanıtılan, adına da Hunmin Congım (Topluma Doğruları Öğreten Ses) dédikleri bétik ile kullanıma sokarlar. Odur budur günümüze dek gelip çıkmıştır. Bu yéñi damgalarıñ özgünlüğü olsa da Tabgaç düzeniniñ özentisini taşımaktadır. Örñeğin, seslemleri dördülleme eñ belirgin esinlenme olarak öne çıkar.

Sözü getirmek istediğim yér şurası; özgün olan değme yazı düzeniñde damgalar arası bir uyum, bir esinlenme vardır. Bunu Arap, İbrani, Ermeni, Gürcü gibi türlü damgalarda da görebilirsiniz. Ne var ki, Kiril gibi kırma (Yunan, Lâtin karışımı) düzenlerde pek uyumdan söz édemeyiz.

Türk damgalarında ise söz konusu olan uyum, birbirlerine olan benzerlik ilgi çekici, üstelik eñ belirginler arasında ön sıralarda bir yérlerdedir diyebiliriz. Ben, bu benzerlikleri ulamlayarak bir düzen içerisine sokmaya çalıştım. Vardığım soñuç; damgalarıñ birilerince oturulup belli bir süre içinde türettiği, yarattığıdır. Soñradan yapılan eklemeler, ilk oluşum evresindeki kurallardan uzak olsa da, günümüz çağdaş yalnıklarınıñ düşünce yapısıyla birdir. Bu sıradan yöntem; çentik, beñek eklemeden başka bir neñ déğil. Yéñi bir ses karşılanmak istediğinde ona benzeyen daha doğrusu kök olan sesi véren damgaya küçük bir ekleme ile sorun giderilmiştir. Bizim /ü/ sesi için /u/ damgası üzerine iki beñek koymamızı düşünün.

Bu yaptığım ile köken açıklamalarına bir yéñisini de eklemiş oluyorum. Bunuñla şunuñ da önüne géçtiğimi düşünüyorum; Damgalar yad kökenli olup, Türklerce içine özgün birkaç damga (ok, ot, ök ib.) eklenip benimsenmiş, kullanılmıştır. Köken açıklamam ile, bu gibi savları da yañlışlamış oluyorum.

Türetimde izlenilen yolu bilirsek, kökenini de açıklayabiliriz. Bunuñ için ben, sıradan düşünmeyi öneriyorum. Örñeğin bir arslanı, bir buzdolabına néce yérleştirirseniz? dérsem, bana uzun uzadıya bétlerce dolu açıklama, öneri yazabilirsiniz ancak benim sizden beklentim; dolabı açar, arslanı da tuttuğum gibi içine atarım’dır. Sıradan düşünme dédiğim kavram budur. Olayı abartmadan, yüce añlamlar yüklemeden işiñ içinden çıkmaktır.

Sıradan düşünelim; binlerce yıl öncesinde tüm olanaksızlıklarla karşı karşıyayız. O dönemde yaşadığımızı varsayarsak olanaksızlık démek yañlış olur. Başka ne gibi olanaklarıñ olduğunu bilmediğimizden bunu düşünmeyiz bile. Günümüzde olanaksız olduğumuzu düşünüyor muyuz? Gelecek kuşaklar da bizim için böyle diyeceklerdir; Yazmak için kâğıt kullanıyorlardı. Koca koca bétikleri evleriniñ bir köşesine, kimi öy de tüm odalarına sığdırmak durumundaydılar.

Olanaklarımız arasında taş gibi güzel bir ürün var. Sözü saklama gibi bir gereksinim duymaya başlayınca bunuñ yollarını aradık. Bulduğumuzda sévindik: taşı yaracak, sözlerimizi kazıyacaktık. Yarmak gibi güzel bir éylemimiz vardı; yarmaktan yarı gibi bir sözcük türetecek, bu işe yarı diyecektik. Bizden soñra gelen kuşaklarıñ dilinde /z/ sesi türeyecek, yarı sözcüğünü yazı yapacaklardı.

Taşı yarmak öyle kolay iş déğildi. Bu yüzden yaratacağımız damgalar öyle olmalıydı ki, taşı yararken (yazarken) çok az güç yoyup, hızlıca bitmeli, üstelik az da yér tutmalıydı. Biraz düşündükten soñra düz bir çizgi ile yola çıkmanıñ ne denli usa yatkın olduğu yargısına vardık. Soñra bu düz çizginiñ sağına, soluna, ortasına çentikler ekleyip yéñi damgalar türettik. İlginç olan, türettiğimiz bu damgalardan kimileri, günlük yaşamda sıkça kullandığımız nesneleri de andırıyordu.

Çubuklu damgalar
Tümünde çubuğu añdıran dikey bir çizginiñ oluşundan dolayı bu adı vérdim. Oturaklı, çatallı diye adlandırdıklarımda da dikey çizgiler, sözüm ona çubuklar olsa da türetilmelerindeki ayrım yüzünden böyle bölüştürdüm.

Çubuklu damgalarda kökeni kesin açıklanabilen yalnızca /ok/ damgası var. Savaşçı bir toplumda ok gibi bir nesneniñ damgalanmış olması çok sıradan bir olay. Öyle ki, oku damgalar arasında görmesek sıradışı olurdu.

Kökeni açıklanabilenlerden biri de /es/ damgasıdır; süngüden geldiği söylenmektedir. Bunuñla birlikte /ñ/ (eñ) damgasına da, bir elini yukarıya kaldırmış eñ yüksek démeye çalışan bir kişi betimlemesi yapılmaktadır.

Bu ulamda ilgimizi çekenlerden biri de, /ü/ sesini karşılamak için /i/ ‘den yararlanıldığıdır. Doğrusu, /i/ ile /ü/ bir sesiñ dar-géñiş iki ürünüdür. Bunuñ izlerini günümüzde de görmekteyiz; gelüp > gelip, öldi > öldü ib. gibi örñekleri çoğaltmak olasıdır. Vardırmak istediğim yér; atalarımızıñ daralıp géñişlemeyi damgalara da yansıttıklarıdır. Damgalarda açıkça görüldüğü gibi /ü/ sesi, /i/ sesinden daha géñiş yapıdadır.

Oturaklı damgalar
Oturağı andırdıklarından böyle dédim.

Düz çizgilere bitişik çentiklerle elde édilebilecek damgalarıñ tümü oluşturulunca bir takım ses karşılık buldu ancak geride kalanlar için de bir neñler yapılması gerekiyordu. Bu yüzden yéñi eklentilere gidildi. Artık damgalarıñ biçimindeki karmaşıklık artıyor, çizgileri, hacimleri çoğalıyordur. Bunu /ak/, /et/, /ar/ ile /en/ damgalarında açıkça görüyoruz. Ne var ki, /ök/ ile /z/ damgalarında başka durum söz konusudur.

Nedendir bilinmez, belki de bir akımdan dolayı olmuştur; sözcük sonuñdaki /r/ seslerini arı gibi vızıldatmak. Böylece, Ana Türkçe’de *höör olan sözcük Eski Türkçe dédiğimiz Orkun yazıtlarınıñ yazıldığı dönemlerde ööz biçimini alır. Günümüzdeki öz sözcüğüdür.

Turfan yazmalarında kullanılan /z/ damgası, ara géçişiñ eñ açık kanıtıdır. Açıkça /ar/ damgasınıñ sağ kısmından yukarıya doğru bir çizgi çizilmiş soñra sola doğru kıvrılmıştır. Soñraki yazmalarda ise, /ar/ damgasının yine sağına ancak bu kez aşağıya doğru çizgi çekilmiş olsa da, kıvrılma yapılmamıştır. Böylece eñ soñ biçimini almıştır.

Turfan yazmalarında kullanılan, ara géçiş örñeği olarak vérilebilecek damgalar.

İlk bakışta /et/ damgasınıñ üst kesimine yapılan ekleme ile oluşturulduğu düşünülse de, /ök/ damgasınıñ apayrı olarak incelenmesi gerekiyor. Öyle ki, ben bu damganıñ soñradan gerenilerek türetildiğini, dildeki sorunu gidermesi için özel olarak oluşturulduğu düşünüyorum. Örñeğin şişkin, şişmiş añlamındaki iki kökteş sözcüğü ele alalım: köpük ile köpek. Ünlüler değme durumda yazılamadığından ikisiniñ de yazımı bir olacaktır; köpk. Soñdaki /k/ sesiniñ /ek/ mi yoksa /ük/ mü olduğunu bilemeyiz. İşte bu durumda yardımımıza soñradan türetilen /ök/ damgası koşuyor. Bunuñ gibi birçok sözcük karışılıktan kurtuluyor. Ayrıca diyebilirim ki, /ok/ damgası da soñradan türetilmiştir. Çubuklular içinde tek başına kesin bir köken açıklamasınıñ oluşu ile öne çıkmasınıñ nedeni de budur belki, öğeler arasına soñradan, gereksinim doğrultusunda katılması. Böylece bu iki yéñi damgayla (/ök/ ile /ok/) sözcükler arası yazım sorununu giderilerek, tutarlılık konusunda özen gösterildiğini añlayabiliyoruz.

Soñradan oluşturulan bu iki damgada yéñi bir uygulamaya da géçilmiştir: nesneleri damgalaştırma. Savaş aracı olarak kullanılan oktan /ok/ sesi, géyik/kéçi betimlemesinden de /ök/ sesi karşılanmıştır.

Çatallı damgalar
Kök damga olarak aldığım /el/ damgasını, çubuklulara ulamlayabilirdim ancak doğrudan bir nesneyi anımsattığından, üstelik adınıñ da kendisiyle ilişikli olmasından dolayı ayrı bir ulam olarak incelenmesi gerektiğini düşündüm.

Yüksek olasılık /el/ sesi, el’e benzetilerek türetilmiştir. Kolunuzu dik olarak havaya doğrultup, baş parmağınızı bir yöne, kalan dört parmağınızı da karşı yöne doğrulttuğunuzda bunu kolaylıkla görebilirsiniz. Dilimize soñradan girip girmediği konusunda kesin yargım yok ancak, bu sesle başlayan sözcükleriñ hiç biri bizim déğildir. Söz başında yoksa soñradan girmiştir démek de ne denli doğru sayılabilir ki? Ayrıca ilk türetilen çubuklu damgalar arasında /al/ sesini karşılayan bir damga da yér édinmişti. Kendinden soñra sesler türettiğini göz önüne alırsak, eñ eski seslerden biri olduğunu añlayabiliriz.

Bunuñ üzerine şunları da söyleyebilirim; /l/ sesiyle sözcük başlamaz kuralı günümüzde bile öylesine benimsenmiştir ki, yad sözler bu kurala uydurulmaya çalışılmıştır. Çalıştırılmıştır dérken, birileri kendi başına göre yapmamıştır. Bunu yapan, Türkçeniñ doğal dil yapısıdır. Anadolu kişisiniñ ayrımında olmadığı dil bilincidir. Bu yüzden limon yérine ilimon démek yañlış konuşma déğil, olması gerekendir.

Kök damga dédiğim /el/ damgasınıñ kollarından aşağı çekilen küçük çentiklerle /er/ damgası türetilmiştir. Bugün için bile r~l değiştokuşlarından söz édebilmekteyiz. Örñeğin otururlar yérine oturullar déyişi gibi. Doğu illerimizde ulayı Azericede böyle çok sayıda örñekleri vardır. Bunuñ yanısıra, /r/ sesi ile olan yad sözcükler de, tıpkı /l/ sesinde olduğu gibi başına /i/-/ı/ ekle, kullan kuralına göre söylenmektedir: ıramazan, iradyo… İlgi çekense şudur; /er/ damgasınıñ ere (adama, kişiye) benziyor olmasıdır. Eñ üste bir beñek eklediğimizde baş olur, dikey çizginiñ alt kesimlerine de ayak eklendiğinde büsbütün kişi olur. Ne var ki, çok uzun bir géçiş süreci gerektiren bu durumu kanıtlar somut bir véri yoktur.

Irk Bitig yazmasını incelediğimizde ise /er/ damgasını, /el/ damgasınıñ ortasına çizilen yatay çizgi ile karşıladıklarını görüyoruz. Bu /ş/ diye nitelendirdiğimiz damganıñ birebir benzeridir. Söz konusu yazmada /ş/ sesi /s/ ile karşılanıyordu.

Soñradan türeyen ancak kendisiyle söz başlatan seslerden biri de /ş/ ‘dir. Eski yazmalarımızda türlü türlü gördüğümüz /ş/ damgası, Orkun yazıtlarında açıkça /ç/ damgasınıñ 180 derece dönderilip ortasına çekilen doğrusal bir çizgi ile oluşturulmuştur. Bu sözü /el/ damgasından türemiştir diye de yineliyebiliriz. Ancak daha olası köken /lç/ sesiniñ evrilmesi ile oluştuğudur. Balç > baş örñeğinde olduğu gibi, géçişi bitiren sözleriñ yanısıra, alç + ak : alçak, alçaguluk (alç>aş) > aşağuluk > aşağılık gibi eski biçimini de koruyan sözlere ek olarak, géçişe uğramayan ölç, yalçın gibi sözcükler de bulunmaktadır. Géçiş olsaydı ölç sözcüğü öş, yalçın sözcüğü de yaşın olacaktı.

Kök damganıñ 180 derece döndürülmesiyle /aç/ damgasınıñ oluşturulduğu düşünülebilirse de, ilgimizi çeken, adı ile ilişikli olmasıdır. Doğrusal dikey çizginiñ aşağıya doğru inerken ikiye bölünmesi, kollardan biriniñ sağa, öbürünüñ de sola yönelmesi ile aç- éyleminiñ betimlenmesini görebiliyoruz. Bunuñ gibi /iç/ damgası da bir sayılabilir. Kök damganıñ içine doğru inen çizgi ile iç- éylemi betimlenmiştir diyebiliriz. Buradan şu da çıkar; yalnızca nesneler déğil, éylemler de betimlenmiştir.

Çapraşık damgalar
İşiñ özünde bu ulamlamaya aldıklarımıñ birbiriyle pek ilişikleri yoktur. Yalnızca benzerliklerinden dolayı böyle bir adlandırma yaptım.

Madde añlamına gelen ed sözcüğünü karşılayan /ed/ damgası, iki çizginiñ çarpık biçimde üst üste çizilmesiyle oluşturulmuştur. Ed (madde) ile ne gibi ilişkisi olabilir? Buna benzer biçimde Sümerler de koyun damgası olarak ⊕ simgesini kullanmışlardır. İşiñ ilginç yanı Orkun’dan daha önce yazılmış olan Yéñiséy yazıtlarında /ed/ damgası ⊕ biçiminde kullanılmıştır. Añlaşılan, daha soñraları kısaltmaya gidilerek çévresindeki yuvarlak kaldırılmış. Buradan Sümerler ile ilişki konusuna da değinilebilir. Kim bilir, belki de bir étkileşim olmuştur!

Sıradan düşündüğümüzde, iki çizgiyi üst üste bindirmek eñ kolay elde édilebilecek imlerden biri olarak karşımızda durur. Birçok yazı düzeniñde üst üste bindirilmiş damga örñeklerini görmemiz olanaklıdır. Kişioğlu, doğası gereği bir olduğundan çoğu kez aradığı çözüme de bağımsız olarak birebir yanıt bulabilmektedir. Lâtin, Kiril, Yunan, Gürcü, Tay Dam, Tifinağ, Futhark, Karyan, Etrüsk, Hun, Götik, Lisyan, Lidyan, Oğam, Sümer ib. yazı düzenlerinde bunu görmek olanaklıdır.

İlk bakışta /ed/ damgasınıñ üste eklenen çatı ile oluşturulduğu düşünülebilirse de /eb/ damgası özel olarak türetilmiştir. Bunuñla birlikte /m/ damgasıyla da ilişiklidir.

Eskiler çadır kurar, içinde yaşarlarmış. Onlarıñ evleri öyleymiş. Damga oluştururken de, /ev/ damgasını çadıra benzetmişler. Başında bir çatı, alt kesiminde de ayakları, destekleri. Damgada da olduğu gibi böyle. Bilmemiz gereken; günümüzdeki /v/ sesiniñ /b/ sesinden dönüştüğüdür: eb > ef > ev. Buna ek olarak géçiş sürecini sürdüren öfke sözcüğü de vérilebilir; öbke > öfke > *övke (gelecekte böyle kullanılacak).

Ancak ilgimizi çeken, /m/ damgası için çok uğraşılmaması, /eb/ damgasınıñ yan yatırılıp olduğu gibi kullanıma sokulmasıdır. Dudaksı sesleriñ (b, m, p) çıkış yérleri bir olduğundan, bunlarıñ kendisi arasında géçişleri olur. Örñeğin biz ben dérken, Azeriler men der. Bin dériz ancak kimi eski yazmalarda min biçiminde de görürüz. Bu tür birkaç gedik dışı /m/ ile başlayan sözler bizim déğildir; maliye, manzara, mağaza…

/ag/ damgasınıñ oluşumu
İlgi çekici olan, çubuklu diye nitelendirdiğim /ag/ damgasınıñ Talas yazıtlarında /ed/ damgasından yola çıkılarak türetilmiş olmasıdır. Orada ucuna kulaklar eklenmiş X biçiminde yazılan damga, daha soñraki dönemlerde kulakları daha da uzatılmış, kimilerinde ise kıvrılmıştır. Uzun bir géçiş sürecinden soñra da günümüzdeki biçimini almıştır.

Dördüncü gelişim evresinden soñra bağımsız olarak gelişimini sürdürdüğü görünen bir gérçek. O dönemi göz önüne alırsak, yazım kurallarını ölçünleştiren bir kurum, yér olmadığı soñucuna varabiliriz. Dolayısıyla, birbirinden kopuk olarak yaşayan, buna karşın yazmayı sürdüren topluluklar arasında damgaları geliştirme süreci bağımsız olarak işlemiştir. Bundan ötrü, yazıyı kullananlardan bir kesimi, iki kulakçığı ortadaki çizgiye bağlayan çizgiyi silmişler, daha sonra da eğimli kulakçıkları düz çizmişlerdir. Bundan çavı olmayan öbür kesimse, düz çizgiyi silmiş, daha sonra da kulakçıklar arasındaki çarpık çizgiyi düzleştirerek yalınlaşmayı sürdürmüşlerdir.

Arayış: /ag/ damgasınıñ çubuklularla birlikte türetilme olasılığı da varken, /ed/ damgasından yola çıkılarak türetilmesi çok daha olası duruyor. Oluşum ulayı géçiş evrelerini incelediğimizde bu yönde kuşku bırakmıyor olsa da, bunu kesin söyleyebilmemiz için birkaç yéri aydınlatmamız gerekiyor; /ag/ damgası için neden /ed/ damgasından yola çıkıldı? /d/ ile /g/ sesleri arasındaki ilişki nedir?

Dalgalı damgalar
Dalgalı olarak nitelendirdiklerimden /ny/, /nç/ ile /an/ arasında ilişkilendirme yapabilmekteyiz ancak /u/ ile /ad/ sesleri için bu söz konusu olmamaktadır. Dolayısıyla ulamlamaya biçimlerinden ötrü alınmışlardır.

Çağdaş Türkçede /y/ sesi ile başlayan kimi sözcükler eskiden /d/ ile anılırdı. Dolayısıyla d>y evrilmesinden söz étmekteyiz. Adak > ayak, adgır > aygır, adıg > ayıg > ayığ > ayı gibi örñekler vérilebilir. Bugün ayırmak diye bildiğimiz éylem, eskiden adırmak biçimindeydi. Buradan yola çıkarak /ad/ damgasına bir kökenleme daha ekleyebiliriz; birbirinden ayrılan iki parça betimlenmiştir. Damgaya baktığımızda çatlayarak birbirinden uzaklaşan iki parçayı görebiliriz.

Dilimizde taşıyamayıp, düşürüp yitirmiş olduğumuz /ny/ sesi, günümüze /y/ olarak gelip çıkmıştır; nyar > yar > yaz, nyür > yür > yüz. Moğolca da ise /n/ sesine düşüşmüştür; nyür > nüür. Yalnız, nedeni bilinmeyen bir biçimde nye ile türevlerinde /y/ olarak déğil de, /n/ olarak kalmıştır. Dolayısıyla çağdaş Türkçede /n/ sesiyle başlayanlarıñ, ne ile türevleri neden, neyse, nasıl (ne asıl), nerede dışındaki sözcükleriñ tümü yaddır diyebiliriz.

Kökte /n/ olmak koşulu ile /nç/ ile /ny/ sesleriniñ türetimi için /an/ damgasından yararlanılması pek doğal görünüyor. Değme iki damganıñ türetimi de birbiriniñ benzeri yolla yapılmış, üst üste bindirilerek yéñi damga oluşturulmuştur. Ne var ki, /nç/ damgasında uç kesimler sivrileştirilmiş. Burada ilgimizi çeken, bu türetme yolunuñ birebir benzeriniñ lâtin damgalarında da oluşudur. Onlar da sıradan düşünerek iki /v/ damgasını üst üste bindirip /w/ damgasını oluşturmuşlardır.

/eg/ damgasınıñ oluşumu
Oluşum evresiniñ tüm örñeklerini gözlemleyebildiğimiz damgalarıñ başında /eg/ gelmektedir. Sancılı bir géçiş dönemi géçirmiş olmasına karşın eñ soñ biçiminde özgünlük taşımaktadır. Üstelik biçimiyle de, bir éylemi betimlediği söylenebilir; eğmek. Günümüzde eğ- olarak kullandığımız éylem, eskiden eg- biçimindeydi. Damganıñ soñ biçimi ise eğilmiş bir parçayı göstermektedir.

Türetime gidilirken neden dolayı /aç/ damgası séçilmiştir? Buna vérebilecek bir yanıtımız olmalı. Karadeniz yöresinde konuşulan ağızlarda çoğu kez /g/ yérine /c/ kullanılmaktadır; güzel > cüzel. Belki de aradığımız yanıt budur. Bilmediğimiz bir dönemde ç > g dönüşümleri olmuştur diye düşünüyorum; günümüzde de somut kanıtınıñ oluşu böyle düşünmeme neden oluyor.

Bugün için Kosova Türkleriniñ ağzında da söz konusu ç > g izlerini görmekteyiz. Birkaç örñek vérmek gerekirse; git > cit, gel > cel, géç- > céç, gez- > cez, gir- > cir, géç > céç gibi. Bunuñla birlikte, İngilizleriñ /g/ yazıp /c/ okumaları da ilgi çekicidir. Onlar da böyle bir géçiş yaşamış olabilir, kestirip atmadan düşünmekte yarar var.

Ne var ki, hem /eg/ hem de /ag/ damgalarınıñ soñradan kök damgalar üzerinden yola çıkılarak türetilmiş olmaları, /g/ sesiniñ dilimize soñradan katıldığını gösterir.

/as/ damgasınıñ oluşumu
Géçiş süreci /eg/ damgasından kısa sürmüştür ancak aldığı soñ biçimiyle özgünlük göstermektedir. Çatallı damgalar ulamındakileriñ, ses olarak birbirleriyle ilişkili olmaları bakımından, kök damganıñ /el/ séçilmesi kolaylıkla añlaşılabilirken, /as/ damgası için neden /el/ ‘den yola çıktıklarını özel olarak açıklamak gerekiyor.

Başka bir köken açıklamasına göre, saban biçiminden gelmektedir. Öyle ise diyebiliriz ki, sabana benzesin diye /el/ damgası séçilmiş, türetim bunuñ üzerine yapılandırılmıştır. Öbür damgalarda da gördüğümüz gibi, yéñi türetilen damgalarıñ bir betimleme olmasına özen gösteriliyordur.

/at/ damgasınıñ oluşumu
İki tür köken açıklaması yapılır ancak ikisine de katılmam. Birinde, binek dirisi olan atdan geldiği söylenir; öbüründe de dağdan geldiği. Günümüzdeki kimi sözbaşı /d/ olan sözcükler, eskiden /t/ ile söylenirdi; /eg/ damgasında da déğindiğim gibi, /ğ/ sesi /g/ ile karşılanırdı. Dolayısıyla, bugün dağ olarak bildiğimiz sözcük, eskiden tag biçimindeydi. Bundan ötrü de /at/ damgasınıñ tagdan geldiğini dérler.

Oysa ne ata, ne de dağa benzemektedir. Apaçık görüldüğü üzere at- éylemi betimlenmiştir. Üstelik daha önce türetilen /ok/ ile /yay/ damgaları kullanılarak ok atma éylemi töz alınmıştır.

Bu konuda aldığım eleştiri şu; at- éylemi önceden uzun ünlülüydü; aat. Dolayısıyla öneri yañlıştır. Yanıtım şöyle, uzun ünlülü olanlarıñ soñuñdaki sessizde yumuşama olur; aat > ad, yaat > yad, süüt > süd. Bundan ötrü uzun ünlülü olan aat (ad, isim) sözcüğü ile at- éylemi birbirinden ayrıdır.

/ot/ damgasınıñ oluşumu
Betimleme konusunda vérilebilecek güzel örñeklerden biri de /ot/ damgasıdır. Bir tepeyi simgelemesi için eğri çizilmiş, üstüne de iki küçük çizgi eklenmiş ki, onlar da tepede biten otları simgeliyorlar.

/ay/ damgasınıñ oluşumu
İki köken açıklaması yapılır; birincisi ay biçiminden geldiği, ikincisi de yay biçiminden. İkisi de yüksek olasılıklıdır.

Kimi yazmalarda yuvarlak O biçiminde, ayıñ bütününü simgeleyerek yazılıyor olsa da, yarım ay biçimli damganıñ el yazısı sürümüdür diyebilirim. Yéñiséy yazıtlarında hilal biçimli yazılmış örñeği de bulunmaktadır. Bunuñla birlikte, savaşçı toplum oluşu gereği, yay biçiminiñ yéğlenebilirliği de vardır.

/ey/ damgasınıñ oluşumu
Elde édilen /ay/ damgasına kuyruk eklenerek /ey/ damgası da oluşturulmuştur. İlk yazım örñeklerinde bu açıkça görülür ancak ilerledikçe çizgilerinde yumuşama yaşar.

/ant/ damgasınıñ oluşumu
Eski bir Türk içkisi olarak kımız, bugün için Türkiye, Azerbaycan gibi ülkelerde değerini yitirmiş olsa da, Kazakistan, Kırgızistan gibi bize daha uzak(!) olan Türk yurtlarında gözde içkilerdendir. At sütünden elde édilen bu içki, eskiden daha değerliydi. Ülkeye gelen élçilere sunulur, büyük toplantılara bunuñla soñ vérilirdi.

Ant içme diye kullanageldiğimiz déyim kökü de kımız ile ilişkilidir. Eskiler, söz bağlarken ant içme töreni yaparlardı. Bu törende, karşılıklı söz veren kişiler, içine kımız koyulmuş kaba, kanlarından damlatır soñra da sırayla içerlerdi. İçtikten soñra da Gök girsin, kızıl çıksın! dénirdi ki, sözü bozanıñ éğnine gök öñlü kılıç girsin, kaz kızılına boyanıp çıksın.

Kan damlatılmış kımız karışımına ant dénirdi, dolayısıyla töreniñ adı olan ant içme buradan gelir. Bununla birlikte, antlaşma dédiğimiz kavram da, yine bu kökene dayanmaktadır.

Bugün için yalnızca sözde kalan bu gelenek, damga betimlemesine de yansımıştır; bir yuvarlak içinde üç beñek azı tek beñek ile gösterilmiştir. Yuvarlak ile kap simgelenirken, beñeklerle de kan damlaları betimlenmiştir.

/ek/ damgasınıñ oluşumu
Çubuklularla birlikte mi türetildi, yoksa éylemleri betimlemeye géçtikleri dönemde mi ele alındı, kesin söz diyemiyorum ancak, ek- éylemini betimlediklerini söyleyebilirim.

Eñ sık ekilen, tarlaları altın sarısına boyayan buğday ile yola çıkmak pek doğal görünüyor. Ara géçiş kurgulaması olarak bedizde gösterdiğim damganıñ bir örñeği bulunmamaktadır. Olsaydı, köken açıklamasında bir gıdım kuşku bıraktırmazdı.

Düşüncelerinizi biraz daha karıştırmak için sözlerimi sürdüreyim; günümüzde k > g dönüşümleri vardır: kel > gel, két > gét > git gibi. Dolayısıyla /k/ ile /g/ sesleri ilişkilidir. Damgalara baktığımızda da birbirleriniñ yansıması gibi durduklarını görebiliriz. Öylesine denk mi geldi, yoksa özenilerek çalışılıp türerildi mi? Bilmiyorum.

***

Bunlarla birlikte ilgi çekici bir yér de, damgalarıñ el kol devinmeleriyle betimlenebiliyor olmasıdır. Küçük kardeşim Ayla ile birlikte 2008 yılında bunuñ üzerinde çalışmıştık; birkaç damga dışında tümünü yapmak olanaklıdır.

***

Düşünceme göre, tüm bu düzen bir çizgi ile başladı. O çizgiden elde édilebilecek damgalar oluşturmayı sürdürdüklerinde gördüler ki betimleme de yapabiliyorlar. İlk betimledikleri de /ok/ damgasıydı. Nesne betimlemeye ise /el/ damgasını bulduklarında yöneldiler. Daha soñra éylemleri de betimlemeye géçip damga düzeneğini kurdular. Uzun yıllar içinde bu düzeni geliştirmekten de geri kalmadılar. Gereksinimler doğrultusunda yéñi türeyen sesleri karşılayan damgalar da türettiler.

Bilinen türetme yolu, eski kök damgaya çizgi, çentik ekleyip yéñisini oluşturmaktı ancak bu konuda Turfan yazmalarında bir gedik görüyoruz. Şimdiye dek hep damgalarıñ beñeksiz olduğunu düşünülürdü, ne var ki Turfan yazmalarını okurken gördüm ki, tembelliğe kaçıp kök damganıñ üzerine beñek koyarak sorunu géçiştirmişler. Bugün için bizim /ö/ sesi için /o/ damgasınıñ üzerine iki beñek koyma işimizi atalarımız da /ş/ sesi için /s/ damgasınıñ üzerine beñek koyarak yapmışlardır.

Soñuç olarak bu bir gereksinim idi, atalarımız da bunuñ eñ kısa, eñ kolay, eñ uygulanabilir yolunu bulmuş, koşulları gereği taşa işlemeyi, yarmayı çözmüşlerdir. Böylece binlerce yıl önceki sözlerini saklamayı başarmış, bize dek vardırabilmişlerdir.

Yazıyı PDF Belgesi olarak indirin:
www.turkcesivarken.com/belgeler/TURK-DAMGALARININ-KOKENI.pdf